top of page

Mabel Perla

  • 19 Oca
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 6 May


Mabel Perla, 24 yaşında, pembe saçları omuzlarından dalga dalga dökülen, porselen kadar beyaz tenli genç bir kadındı. Onu ilk gören insanların aklında genelde aynı düşünce oluşurdu: bu kızın bu kadar karanlık bir dünyanın içinde ne işi vardı? Çünkü Mabel’in yüzünde çoğu zaman çocukça bir gülümseme olurdu. En gergin ortamlarda bile saçma bir şeye kahkaha atabilir, insanların saatlerdir taşıdığı stresi birkaç cümleyle dağıtabilirdi. Sanki bulunduğu yere ait değilmiş gibi hafif bir enerjisi vardı. Ama dikkatli bakan biri gözlerinin içindeki yorgunluğu fark ederdi. O gülümsemelerin arkasında, uzun zamandır tek başına ayakta durmaya çalışan bir kız saklıydı. Rusya’nın gri ve soğuk sokaklarında büyümüştü. Çocukluğu Saint Petersburg’un eski apartmanları, karla kaplı kaldırımları ve hiç dinmeyen sert rüzgârların arasında geçmişti. Kış gecelerinde sokak lambalarının altına düşen kar tanelerini izlemeyi severdi. Annesi ona hep Amerika’daki güneşli günlerden, palmiye ağaçlarından ve okyanustan bahsederdi. Mabel küçükken bunların gerçek olduğuna bile inanmazdı. Çünkü yaşadığı şehirde gökyüzü bile çoğu zaman renksizdi. Babası Rus’tu. Sert, soğuk ve mesafeli bir adam… Mabel büyürken ondan hiçbir zaman gerçek bir sevgi görmedi. Evde olduğu zamanlarda bile sanki evin içinde bir yabancı varmış gibi hissettirirdi. Annesi ise tam tersiydi. Sıcakkanlı, sabırlı ve ne olursa olsun gülümsemeyi bilen bir kadındı. Mabel’in içindeki neşeli tarafı annesinden kalmıştı.

Annesiyle babası yıllar önce ayrıldığında Mabel henüz küçüktü. O günden sonra babası yavaş yavaş hayatından silinmeye başladı. Arada bir arardı, bazen aylarca ortadan kaybolurdu. Mabel zamanla onu beklemeyi bıraktı. Çünkü insan bir süre sonra yokluğa alışıyordu. Hayatı boyunca annesiyle küçük bir evde yaşadı. Eski ama huzurlu bir evdi. Mutfaktan gelen kahve kokusu, eski radyoda çalan müzikler, cam kenarında biriken karlar… Mabel için “ev” bunlardan ibaretti. Çok paraları yoktu ama annesi varken kendini hiçbir zaman yalnız hissetmiyordu. Sonra annesi hastalandı. Başta küçük bir rahatsızlık sandılar ama zaman geçtikçe durum ağırlaştı. Hastane koridorları Mabel’in ikinci evi hâline geldi. Geceleri sert plastik sandalyelerde uyuyakalıyor, sabah olunca annesinin elini tutup ona gülümsemeye çalışıyordu. Ağladığı zamanlar oldu ama annesi görmesin diye hep banyoya saklandı. Çünkü annesi üzülürse daha kötü olacağını düşünüyordu. Aylar boyunca bütün yükü tek başına taşıdı. Hastane masrafları arttıkça evdeki eşyaları satmaya başladılar. Önce küçük şeyler gitti… sonra değerli olanlar… en sonunda ise anıları olan şeyler bile satıldı. Ama hiçbir şey yetmedi.

Ve bir sabah… annesi artık nefes almıyordu. O an dünya tamamen sessizleşmiş gibi hissettirdi. Sanki hayat bir anda durmuştu. Mabel uzun süre annesinin yanında oturup hiçbir şey söylemeden yüzüne baktı. Çünkü beyninin bunu kabul etmesi zaman aldı. Annesinin cenazesini kaldırabilmek için cebindeki son paraları da harcadı. Günlerce cenaze evinde kaldı. İnsanlar gelip ona sarıldı, başsağlığı diledi, “güçlü ol” dedi… sonra herkes kendi hayatına geri döndü. Ama Mabel aynı yerde kaldı. Ev artık fazla sessizdi. Mutfaktan kahve kokusu gelmiyordu. Radyoda müzik çalmıyordu. O ev artık yuva gibi hissettirmiyordu. İşte o zaman annesinin yıllar önce anlattığı şehri düşündü: Los Santos. Belki de gerçekten yeni bir başlangıç yapabilirdi. Belki de annesinden geriye kalan tek şeyi, yani umut etmeyi kaybetmemeliydi. Amerika’ya geldiğinde yanında yalnızca eski bir bavul vardı. İçinde birkaç kıyafet, biraz makyaj malzemesi ve annesinden kalan küçük bir kolye… Hepsi buydu. Los Santos ilk başta ona gerçek dışı geldi. Geceleri parlayan neon tabelalar, lüks arabalar, insanların umursamaz kahkahaları… Her şey fazla canlıydı. Ama o kalabalığın içinde Mabel tamamen yalnızdı.

Ucuz motellerde birkaç gece kaldı ama parası hızla tükendi. Sonunda sokaklarda uyumaya başladı. Bazı geceler banklarda oturuyor, bazı geceler açık bulduğu köşelerde sabahlıyordu. Buna rağmen hâlâ insanlara gülümsemeye çalışıyordu. Çünkü eğer tamamen çökerse ayağa kalkamayacağını hissediyordu. Bir akşam güneş yavaş yavaş batarken Los Santos’un turuncu ışıkları sokaklara vuruyordu. Mabel büyük bir galerinin arka tarafındaki duvara yaslanmış oturuyordu. Dizlerini kendine çekmiş, ellerini montunun cebine saklamıştı. Günlerdir düzgün yemek yememişti. Gözleri yorgundu ama uyumaktan korkuyordu. Çünkü uyandığında hâlâ yalnız olacağını biliyordu. İlk kez gerçekten korkmuştu

Tam o sırada siyah bir araç ağır ağır galeriye yanaştı. Motor sesi sessiz sokağın içinde yankılandı. Mabel irkilip başını kaldırdı. Özel mülke girdiğini fark edince telaşlandı ve hızlıca uzaklaşmaya çalıştı. Ama araçtan inen adam onu durdurdu. Bu kişi Martin Madrazo’ydu. Martin’in bakışları sertti. Los Santos’ta herkes bir şey saklardı ve Martin bunu anlamakta ustaydı. Karşısındaki pembe saçlı genç kıza birkaç saniye sessizce baktı. Mabel ise korkmasına rağmen başını eğmedi. “Burada ne yapıyorsun?” diye sordu Martin. Mabel önce cevap vermedi. Sonra yavaş yavaş konuşmaya başladı. Konuşurken sesi bazen titriyordu ama ağlamamaya çalışıyordu. Çünkü bu şehirde zayıf görünmenin tehlikeli olduğunu hissediyordu. Martin onu sessizce dinledi. Belki de kızın gözlerinde kendine benzeyen bir yalnızlık gördü. Belki de o kadar kırılmış olmasına rağmen hâlâ dimdik durmaya çalışması dikkatini çekti. Sebebi her neyse, o gece Martin Madrazo ona sırtını dönmedi. Ve Mabel Perla’nın hayatı tam o anda değişti.


 
 
 

Yorumlar


BİZİ TAKİP EDİN

  • Instagram
  • Discord
  • YouTube
  • Twitch

 

© 2019 by Madrazo Cartel. Powered and secured by AC 

 

bottom of page